Sektörde iş arayan arkadaşlarımız şu ünlü soru ile sık sık muhatap olmuştur. “Satıcı ile pazarlamacı arasındaki fark nedir?” Kazık bir soru değil mi? O kadar cevap üretiyor ki ürküyorsunuz. Hele karşınızda pazarlamanın 4 P kuralından başka bir şey bilmeyen (Ben 7P de bıraktım herhalde şimdiye kadar 10-12 olmuştur) insan kaynakları yetkilisine kısacık bir cevap vermek ile uzun uzun anlatmak arasında gidip gelirsiniz. Hangi cümleler daha çok puan kazandırır onu düşünmekten saçmalamanız da cabası. Hele bir de iş görüşmesini pazarlama profesyoneli ile yaptınız mı bu soru size tam bir işkence.
Öğrenmenin sonu yok ve herşeyin daha iyisi var. Bu bir hastalık, sıtma gibi birşey. Birkaç ay rahat ediyorsunuz sonra birgün bir nöbet gibi geliveriyor. Bir nedenle tetikleniyorsunuz. İşte bu site de böyle bir nöbetin eseri. Hiç aklımda olmayan bir konuydu bir site kurmak. Ama kurdum işte. Neden mi?Bunu anlatmak için bundan 2 yıl geriye 2004 baharına gitmem gerekiyor. Sektörde oldukça iyi tanınan ancak retail pazarlarda varlık gösterememiş olan bir markanın sahibi olan tanıdığım birgün beni aradı. Türkiye'nin en büyük perakende zincirlerinden birinin genel müdürü ile girdiği diyaloğu bana aktardı.
Geçen yıl bahsettiklerinde inanamamıştım. Tew Alex adında genç bir İngiliz öğrenci sadece bir fikirle 5 ay içinde 1 milyon dolar kazanıyor. Bilgisayara ve internet teknolojisine biraz aşina hemen hemen herkezin yapabileceği ancak hiçkimsenin aklına bile gelmeyen bir yöntemle. Hem de tamamen yasal. Gencin yaptığı ne mi? Çok basit bir html sayfası yapmak. Sonra bu sayfayı 1 milyon kareye bölmek (yani 1 milyon pixel). Ve bu karelerin her birini bir dolara reklam ve link amacı ile kiralamak. Sonuç ne mi? O artık bir milyoner. Kimi 100 pixel, kimi 1.000 pixel kapış kapış gitti. Hatta son 1.000 pixel açık arttırma ile satıldı. Tam 38.100 dolara. İnanmayanlar http://www.milliondollarhomepage.com dan bakabilir.
2006 Türkiye’sini bir düşünün 400 milyar dolar GSMH, dünyanın en büyük 17. ekonomisi, 70 milyar dolar ihracatı var. Ama dünyada bulunan binlerce küresel marka ve yüksek katmadeğerli ürünün arasında bir elin parmakları kadar dahi ürün sokamamış bir Türkiye. Sizce de mantıksız değil mi? İşte size acı gerçek. Neyi ne kadar ürettiğinizin günümüzde bir kıymeti yok. Nasıl ve ne kadar sattığınızın önemli. Aksi taktirde kendi zeytinyağınız İtalyan, gömleğiniz Fransız, deterjanınız Amerikan oluveriyor. Size de kendi ülkenizde bu ürünleri üretimden sonraki yaratılan katmadeğerini yurt dışına bağışlayarak tüketiyorsunuz.
Benim gibi X kuşağı olan, televizyonun tek kanal ve siyah beyaz olduğunu hatırlayanlarımız bana hak verecektir. Çocukluğumuzda dizilerin ve filmlerin arasında seyrettiğimiz reklamların önemli bir kısmını hatırlarız. Tıpkı sevdiğimiz bir dizi veya film gibi onlarında hafızamızda derin izleri vardır. Sadece hafızamızda değil tüketim alışkanlıklarımızda, hatta marka anlayışımızda da. Şimdi birde günümüzdeki reklamlara olan ilgi ve alakamızı düşünelim. Aradaki uçurumu hemen hissedeceksiniz. Zaten tüketmekte hevesli olduğumuz ürünler olmadıkça çok da etkilenmiyoruz. Bizi ciddi tüketim alışkanlıklarına taşımıyor. Gerçekten işini iyi yapmış firma ve ajansların reklamı, hayranlık duyduğumuz 1-2 karakter olmasa bizim için bir işkence.